gündüz düşleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündüz düşleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 1971 Perşembe

hal bildirisi

hal bildirisi
zihin bölgesinden gelen ne varsa içine atılmış deriiin zarfın açılışı törenle yapıldı. 


merhaba dünyalı,
çantamda bir koca külçe heyecanla gidip geliyorum kaç zamandır. kocaman, ağır falan da. dağınık sayfaları düşlerle birleştirme limited şirketi ve diğer el ve giysi sahipleri bu işten hemmen sıyrılıp, ellerini, eteklerini çekmedikçe diyemeyeceğim, çünkü acilen çekmek zorundalar. zaman dar ve yürekler ağızlarda gidip geliyor. 

tüm galaksi telaşta. acil durum, acil durum! duyularını yerlerinden çıkartıp ceplerine sokuşturan ay'la güneş'e bir haller olmadan, yeni bir krater düşmeden, bir patlama olmadan; hemen!

acil durum! 

acil durum!


imza                             
dağınık sayfaları düşlerle birleştirme ltd. şti. çalışanı sasely



***************



demek istediklerim karıştı, fazla karıştı hatta. kafamla doğru orantılı olarak mikserlik yaptım işte. :p
gerçi şurdan bakınca bilmece gibi de duruyor hani! :p





hal bildirisi zarfının köşeciğinde kalmış bir toz zerreciği
vakit dar!
gece vakti göz kırpıp akıl çelen yıldızlar fenerimiz olurken,
gizli hazinenin sahiciliği ay'la güneş'in ruhunu gülümsetsin. 





23 Kasım 1971 Salı

devam metni...

"yuvarlanıyorum, yuvarlanıyor musunuz?
 kar topuyken, benim gibi çığlaşıyor musunuz?
 seslere, ışıklara, görkeme kanıyor musunuz?
 ya bir yeriniz kanıyor mu?"

gözlerinin içinde kendimi göremediğimi fark ediyorum ve cam oda tuz buz oluyor. içindeyim.

cam odanın tozdan camlarıyla dağılıyor büyü, bozuluyor, etrafa saçılıyor zerreleri,bende büyük bir çocukluk hevesiyle üflüyorum onları avcumdan; püüfff...
büyü bozuldu.

bir süredir sakin sesli kadının sakin şarkısı eşliğinde devam ederken sessiz film...
şimdi...

gözlerinin içinde kendimi aradığımı fark ediyorum bir süredir. derinlerine kadar salıyorum kendimi ve denk gelemiyorum silüetime.

cam kalbimin duvarları çatırdıyor, küçük bir çatlak; ben orda yokum, hala bakıyorum işte gözlerine! çatlak hattı uzuyor; içinde yok muyum yani onun, kalbi o kadar dar mı? sinsice adımlarını büyütüyor çatlak ve orda yokum işte. gözlerindeki boşluğu çevreleyen taş duvarla karşılaşınca gözlerim, iniltiyle yok oluveriyor avcumdaki. püüfff...

bir kulağımı göğün,
bir kulağımı yerin duvarına dayadım.
kıyamet geliyor,
sesleri geliyor!

ense kökümden başlıyor çekilmeye. sinirler, damarlar, nefes ortaklaşa çalışıyor defe. parmak uçlarımdan akıyor ruhu. dudaklarım çabalıyor, sesimin gücü yettiğince.

"kırma, kırma kalbimi..."

taa içlerindeyim gözlerinin; boşluğundayım, yuvarlanıyorum. yuvarlandıkça seni oraya bırakıyorum, içimi senden arındırıyorum. olmam gereken yerin boşluğunda bende ki seni kusuyorum. boşluğuna boşaltıyorum seni.

"biz, aynı zamanda kaybettiğimiz şeyleriz."

kayıp?


güzel sesli kadın sakin şarkısını söylerken kulağıma, ıslak yaprakların taş yolu kapladığı nemli günlerde aklıma gelenler bunlar.

"sen sensin, kendi varlığın var, bir andan öbürüne, bir günden bir sonrakine hep aynı insan olmayı sürdürüyorsun. temelde sensin varlığın, yabancı bir beyinde oluşan gelip geçici düşüncelerden, elektromanyetik dalgalardan etkilenmiyor. bunu görmeye çalış. matthew'nun sahip olduğu bütün gücü, onun her zerresini, ona sen veriyorsun!"



sakin sesli kadın, sakin şarkısına devam ediyor...

16 Kasım 1971 Salı

sevgili kişi

sevgili kişi,

ben kendimi önemsediğim için seni önemsiyorum. hayatımda olmanı seçerken buna kafa yormuş olabileceğim için; hiç sanmasam da, biliyorsun bazı şeyler olurken baş karakter olunur ama seyirci kalınır. sonra, senden nefret derecesinde hoşlanmadığım için; kanımca nefret eden sevenden daha çok düşünür söz konusu varlığı. işte, senle öyle ya da böyle zaman geçirdiğim için önemseniyorsun.

benim vaktim kıymetli; o yüzden sana değer veriyorum. zamanımın içindesin ya. zamanımsın.

gülüşün güzel. ona yakışır olarak onu da önemsiyorum, seni daha güzel yapıyor; önemsiyorum, seni daha mutlu gösteriyor. kendi gülümsememi sevdiğimden seninki hoşuma gidiyor. bir de bakıyorum tebessümüm seninkinin aynası oluveriyor.

sevgili kişi, hayatımdasın bir şekilde. normal şartlar altında, hayatımda olmasını isteyeceğim biri değilsin; sana karşılık önüne hiç yıkılmayacak, dikenli tel giysili duvarlar dikmek geliyor içimden. mayınlar döşerim yoluna, pek sevdiğim söylenemez sen gibisini.

düşünüyorum, öyleyse varsın. bu mektubu sana yazıyorum, öyleyse aklımda yer ediyorsun. ben düşüncelerimi sevdiğim için sende çaktırmadan seviliyorsun sevgili kişi.


22 Eylül 1971 Çarşamba

bir porsiyon beyin salatası

tepemin tasını attırmayı başardım uzun zaman sonra. arka fonda “şarkılar beni söyler, dillerde name adım…” diye giden(?) şarkıyı dinlerken hayatımdaki tüm öküzleri andığım için reel öküzlerden de özür dilemem gerekti. ne tantanalı iş bu yahu! allahtan kuzenim imdadıma yetişip iç dökme aşamasında boşaltıma gönüllü destek verdi ve operasyon pak-ı pür bir şekilde tamamlandı.

netice:
-insanları aynadaki boyutlarından farklı görmek için yapılan artistik açı kazanımları tarihe gömüldü.
-mallık kat sayısını azaltmak için hint cevizi rüyası yerine sahici bir azim devreye sokuldu.
-terzinin kendi söküğünü dikmedeki başarısını hep birlikte görmek isteyen ahaliyi hayal kırıklığına uğratmamak için altyapı çalışmalarının gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etmesi kararlaştırıldı.
-kayıp kız sedayı arama çalışmaları son sürat devam ederken, bünye tarafından görevli birliklere ek kuvvetler atandı.
-“yeter artık, biri bu kızı susturmalı!” diyen şamatacı balıkçı oltasının ucunda denize salındı.

3 Eylül 1971 Cuma

kayıp çocuk

aynı havayı soluyan kişiler olduk kaç boyutun devrinden sonra; kaç masaldan, kaç baş ve yan rölün başarıyla veya tökezlenerek oynanmasının, kaç kahramanlığın, kaç maskaralığın, kaç gülümseyişin, kaç kaosun, kaç kalenin yıkımının ardından bu görevi bize vermişti sonunda gidişat; göz bebeklerimizde birbirimizin silüeti asla belirmeyecek şekildeydi planı ve uymak zorundaydık, uyduk.


bugüne dair...

bugüne dair gözümünü kapatınca bir hayal beliriyor, ben evrenin dev köstekli saatine bir tekme savurup kör topal bırakıyorum onu ve orda bulunma ihtimalinin olduğunu neremden çıkarttıysam, bir alanda seni aranıyorum. etraftakiler güneşin benden taraf olduğunu anlamadan kıyametin geldiğini düşünüyor ve yarım kalan ne işleri varsa yapmak için koşturuyorlar, sanki yapabileceklermiş gibi, sanki birisi onlara "aferin" diyecekmiş gibi, yarım kalınca sanki bir b*ka yarayacakmış gibi... seni arıyorum, yarın olmadan seni bulmalıyım.

boşalan-dolan-ağlayan-saçmayan-kirlenen-nefes almaya çalışan bu alanda... korkarım ki kollarım sağa sola açık boş yere debeleniyorum.

ama...

sen de onlar gibi yapabilirsin; ben seni bulmaya çabalarken, -sana gülümsemem lazım, gülümseyişimi anlayan sen varsın tek- yapman gereken(!) ne varsa yapabilir sonra da rotanı kaynağına çevirebilirsin. daha kolay olur zaten bu.

yarın...

sen olmayacaksın ki.

sen bugün varsın. yarın olmaycaksın.

zaman benden intikam almaya kalkacak kendine gelince ve o zaman daha hızlı dönecek bana, belki yutacak beni. bugünün acısı azgın nehre saçılmış çocuklarından çıkaracak.

sen yarın olmayacaksın, bense o salak alanda hala sarsakça seni arıyor olacağım, kayıp çocuk.



ama belki...

ama belki tüm bunların gözümün önünde oynayan bir kurmaca olduğunu kendime anlatabilirim.



görevi başarıyla tamamladık kayıp çocuk!
-aferin!

23 Ağustos 1971 Pazartesi

ruh hali analizi

bundan yaklaşık bir asır önce oldu ne olduysa; şıp diye bir şey damlayıverdi üstüme; anın aldığı ilerleme kararıyla  birlikte dayanamadı o minik damla ve dağıldı elime, yüzüme, her tarafıma...

saflıkla şeytanlık ne kadar kardeş ya da aptallıkla körlük?
aahh, birde cevabı netleştirebilsem de içimdeki birilerini tokatlama isteği ortadan kalksa. =)



*ruh hali analizi

13 Ağustos 1971 Cuma

iyi ki doğmuşum =)

iki gün sonra doğum günüm. 

bundan yaklaşık 87 yıl önce, a pardon yanlış oldu, 25 yıl önce hislerime göre sıcak bir ağustos gününde doğuvermişim.

- eee? şimdi ne olacak? çeyrek asrın şerefine ne gibi sürprizler düzenlenecek bu kıza?

hıımmm… o sabah baş ucumda bir mustang anahtarı olmayacağını, şans oyunlarının yine beni es geçeceğini, hitler amcamla bir kahve bile içemeyeceğimizi, pastadan syd’in çıkmayacağını, uzaylılar tarafından kaçırılmayacağımı, bana özel striptiz yapılmayacağını, dünyanın bilmem kaçıncı harikası ilan edilmeyeceğimi, lennon amcamla gevezelik edemeyeceğimizi, sanat galerilerinin hala aklımda tutmayı tercih ettiğim işleri almak için sırada beklemeyeceğini, dünya turuna çıkamayacağımı, güvenli bir otostop yolculuğu yapamayacağımı, beyninin en azından yüzde birini kullanabilme yeteneğine sahip ve o organıyla kalbi arasındaki kanalları tıkanmamış birini bulamayacağımı, kimseye uçan tekme atamayacağımı, bisiklet sürmeyi öğrenemeyeceğimi, balık tutamayacağımı, paraşütle atlayamayacağımı, astral seyahat yapamayacağımı, lambadan “sahip sonsuz dilek hakkın var sahip” diyen, mavi ton ton bir cin çıkmayacağını, üçüncü dünya savaşının başlamayacağını, mars’ın kafayı tozutup bize kafa atmayacağını, adıma festivaller düzenlenmeyeceğini, usta splinter muamelesi göremeyeceğimi tahmin eder gibiyim. =)

ne mutlu bana! :/

3 Ağustos 1971 Salı

nerde kalmıştık?

iyi kıza oynamaktan ne zaman sıkılacağımı merak ediyorum.

 -evet bayan, sen, yolda önümde yürüyen. çarptın ve artık öteye çekilebilirsin.

-tamam, sakin, sakin, telaşa gerek yok; sadece ayak sesim bu galeyanınızın nedeni. iç organlarınızı ulu orta her yerde bırakmayınız, hele ki ağzınızda. heyy bu bir toplum kuralıdır. yoksa anneniz size, yüreğinizin ağzınızda olmaması gerektiğini söylemedi mi? aaaa ne büyük kayıp! bu haliyle “büyük kayıpken”, bir de düştüğünü düşünsenize. ya kaybolursa ya da hissiz pabuçlarca ezilirse, ya o zaman?

koca eşeğe benimle oynar mısın demeyeceğim, çünkü iyi kız olmaktan sıkıldım. mankafalı herif!
-benimle oynar mısın?

oysa sadece, seninle yıldızları saymak istemiştim. fazla mı candan istemişim ne, olmadı. =)

-neden mi bu isteğe kapıldım?

bambaşka bir havayı solumuştum ve bir şey başımı göğe doğru çekmeye başladı. yerine sığmayan nesneler! gözlerim kamaşmıştı; sanki aşık olmuştum onlara. işte onları seninle saatlerce, geceleri birbirine düğümleyip haftalarca, aylarca, yıllarca , ömrümüzün dibi ne kadarsa, saymak istemiştim. aynı yerde, sen, ben, biz ve sayacağımız, sayamayacağımız milyon tane yıldız.

iyi kız olmaktan sıkıldım. bunu ne sık tekrarlıyorum değil mi? tıpkı senden durup durum nefret etmeye başlamam gibi. nefret kelimesini duyunca yüzün değişmesin; aksine sevinmen gerekir. senden nefret etmem, seni sevmemden daha çok düşünme mesaisi yaptırıyor. bir çeşit aşk bu, tersten akan. “tersten akan aşk”, bunu sevdim. her koşulda uyum içinde olabileceğim bir deyiş.

-ben buldum!

-ben buldum!

nerde kalmıştık? ben iyi kız olmaktan nefret ederken, araya seni de sıkıştırmıştım. 

ağzı bozuk cümleler kurmam lazım benim. müsaadenle bir tane çıksın ağzımdan, sessiz, akışkan. bak sadece bir iki laf yığını olacak. anlamlı, anlamsız… neyin anlamı var ki? senin mi, benim mi, günün adamının mı? hem onlar seni körlüğünün, sağırlığının yanından, kapının arasından sessizce süzülüp giderler. =)

seninle hala yıldızları saymak istiyorum; o yıldızlar olmasa da istiyorum. yoksa kendimi mi oyalıyorum bu düşüncelerle? 

- biraz susar mısın? beklediğin şeyleri söylemeyeceğim.

günün adamı


 


o değil günün adamı sensin. haberin de var ya bundan, günün adamı olduğundan.

hayal kuralım mı biraz?

anlamsız ya bunlar, en güzel yanı bu. ona, buna, havaya, mikroba, sana, bana, aklındakine anlam yüklemeyeceğim. günün adamı, günün amacı bu; bir süredir böyle gidiyor “günün amacı”. ama dur, galiba “günlerin amacı” demek daha yerinde olur.

kalk! dans edelim hadi. elton john bizi dans edelim diye çağırıyor baksana.

günün adamı!

heeey!

bak, gün değişiyor. 

sence de geç olmadı mı?

25 Temmuz 1971 Pazar


bir yol hikayesi yazmaya heveslendim.
-yollar...
-yollar…
-yollar…
-şu koca bünyeyi yutsalar… :p

yaz tatili için bir yerlere gittik geçenlerde ve yolda bir şeyler geldi aklıma. gelen neydi? birisi. güya tanıdığım, belki de sahiden tanıyorum; işte onu da içine alayım dedim aklımdakilerin. hıımm… dürüst olalım dostum, o beni götürdü, ben değil.
-tamam tamam yersiz yere romantik rollere bürünmeyelim!

hikayem otobüste geçiyor. ayçiçeği paketli manzarama bakıp onlara özenmiştim; yeni yetmeliği aşalı çok olmasına rağmen ne özenmesiyse :p  
-seda, seda, seda, koca kızım benim. sen kalktın onu güneşin ilan edip, ona mı yöneldin?
-martaval, inanma sakın!
-ama bir an uyku baskın gelmişti; ama direnmeye kararlıydım; ama kulaklıktan sakin, sakinliğiyle ruhumu dizginleyen bir şarkı geliyordu. kadın sahiden harika söylüyordu ve bu şarkıyı beraber dinliyorduk. derken olan oldu; hayatın sarı tonlarından başımı çevirdiğimde bir güneşe ihtiyacım olduğunu hissettirdi içimdeki ve ona başımı çevirdiğim sırada, onu güneşim ilan ettim. uzun süre gevezelik ettik güya. sonra aynı müthiş sakin şarkıyı dinledik, başımızı beraber dışarıya çevirip hayatın topraktan başlayıp başlamadığını sorduk kendi kendimize; karar vermekte zorlandıktan sonra bıraktık soruları ve yine kadını dinledik, gülümsedik.
tüm bunlar olurken… acilen uyumalıydım. 

haşikio (konuşma diliyle tam bir bütünlük içinde olmalıyım:p) artıklarından bir tomarı içime çektim önce, sonra gözlerim istem dışı kapandı, derken hemen o hava tomarını def ettim ve burnum farklı bir kokuyu almaya başladı. sol omzumda anlamsız bir ağırlık… aynı istemsiz hareketle başımı sol tarafa çevirdim; tadaa!!

-nerde o!
-yok!
-hiç yok muydu!
-hayır az önce buradaydı!
kadın hala müthiş sakin, harika şarkısına devam ediyor…

-uyumam lazım, diyorum kendime. kapatmalıyım gözlerimi artık.


ve kadın hala müthiş sakin şarkısını söylerken göz kapaklarım istemli olarak düşüyor…




                                                              -25 Temmuz 1970

22 Temmuz 1971 Perşembe

uykusunu kaybeden kız

fonda kocamaaan bir gülümseme var... =)
uyku bazen kişiyi terk edebiliyor ya hayatının hatasını yapıp, işte o yüzden hepsi onun kabahati. gördüğünüz yerde yakalayıp beyninden kelepçeleyebilirsiniz.
bense...

dışarıya bakıyorum.
önceden böyle değildi.
zemin gözükürdü, hemde yeşildi, daha az ışık vardı, geçen arabaları bile izleyebilirdim; hep beyaz bir minibüs, yine beyaz otomobil, bazen kırmızı falan... gözlerimi alırdı arabaların camlarına vuran akşam güneşi, çok parlak olurdu, zaten hep parlaktı! 
gözlerimi uzakları seyretmeye adamışlığım sayesinde bozdum ben. =)
baktım, tespit ettim ki, gökyüzü görünürde aynı...

ya bu saatte ne olabilir başka?
yüksek yerlerden gelen ilahi seramoni, deniz kuşlarının sabah ses açma denemeleri, güneşin esneye esneye uyanması, saatlerdir devam eden bir yatak gıcırtısı -aa ne ayıp! :ıslık:

herşey üst üste.
ben bile.
yarın daha da üst üste olacak.
ben bile.

tamaaaammm yerinde romantikliğe gerek yok! =)
gökyüzü her yerde gökyüzü ya!

12 Temmuz 1971 Pazartesi

gün işte, normal bir gün. pek bir fark yok diğerlerinden. aaa dur! hiç olur mu öyle şey? nedenini bildiğim ama adını kondurmayı tercih etmediğim bir anlamsızlık içindeyken, karnımdaki kelebeklerin ayakarına taşlar bağlanmışken, nasıl diğerleri gibi diyebilirim ki? 
yaptığım gözlemlere göre her şey baklentilerin başının altından çıkıyor ve baskısı insanı timsah gibi havada kapıyor. :p

rüyaları severim; uyur ya da uyanık. ama birde yan etkileri olmasa... =)
sanırım iyi bir uykuya ihtiyacım var. =)
geçen gün eski notları karıştırırken lise defterimden bir sayfada necip fazıl'ın bir adam yaratmak adlı oyunundan bir kesite rastladım...



"hüsrev - bir adam yaratmaya kalkmıştım. ona bir surat ve kader bulmak... nerede bulayım? kendimi buldum.

suratsız ve kadersiz adam şahlandı.
zincirini kırdı.
elimden kaçtı.
ben insanım.
beni arkamdan vurdu; suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı.
kalıbımı giyindi.
kaderimin içine yattı.

(bir an sükut)

benim de kaderim buymuş."