20 Ağustos 1977 Cumartesi

- bunlar hep yalnızlıktan "bebişim", demek geliyor halimiz görünce. 

herkese. 
hadi gülümse şimdi.  

10 Temmuz 1977 Pazar

iki

-hiç günden güne delirdiğini düşündün mü? üzerinde böceklerin kol gezdiğini? yolda yürüyebiliyor musun? kafanın içinde uçuşan cümleler boynuna dolanıyor mu? benden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. 


kafamda "iki"ler. 

iki deli, biri ben, biri en az benim gibi deli ve iki bisiklet, yıllarca sahiplerini beklemiş şimdiyse kenara bırakılmış biri kırık, her ikisi de hala çocuk gülümsetebilecek, sahipleri nerede? daha çok "iki". "iki" cümle, "iki" insan, "iki" gülümseme, "iki" şişe, "iki" koca yürek, "iki" hayal, "iki" dilini bilmediğin söz, "iki" koca evren.

neden aramanın anlamı yok. evrenin günah keçisi kayıp; kimi kim, ne neyi böyle yaptı? ya çocuklar... onların dünyasını neden kendi pislikleriyle kirletirler? 


peki kimileri gibi hayallerimi başkasına emanet etmediğim için mi bekliyorum, uyanığım, sindirsin diye sarhoşum. yaşayacağım başkasının hayalinde kendime küçük bir pay arayacağım için mi bu hazırlık? mor kalemler, "brave" saçlar, bavullar, kitaplar, eşyalar önümde sergide? 


beynimi delen sorular sonsuz... düşünülenler zerre umurunda değil. 


bunlar ne ki? zaman lazım, hemde çok zaman lazım. uyumamam lazım, çok çok daha çok lazım. ve unutmadan, "denilen" dediği gibi olmuyor olanlar. 



"iki deli", en az benim gibi deli, yerleri belli.

8 Mayıs 1977 Pazar

"orada biraz daha..." diye devam ederken adam, gözleri tavanda, geçmişi ayıklayıp silmek ister gibiydi. aklında seller varken kız sustu, yutkundu. adamın verdiği elindeki kitaplar fazla manidar kaçışlarıydı, "acı"dan bahsediyorlardı. zorlama gülümseyerek bahsetti. sellere susmasaydı? tek kelime, kısacık soru kaç yara kanatacaktı? duvarlar ne kadar saklayabilirdi?

canın telini titreten telefondaki sesin dedikleri "neler yaptı böyle?" diyorken gözü ne zamandır beklediği, adamın el emeği, can nuru kitap ayraçlarından birinin üzerinde yazan yazıya takılıyor; "renklerin dünyasında kayboluyorum. dolaşıyorum... dünya tıpkı bir kütüphane gibi. kuzeyin ışığı, güneyin kutsal vadisi aydınlatıyor yolumu. batıda açıyorum gözlerimi, fısıldıyor kulağıma doğuda bir keşiş; hayatın tadına bak." diyor, yeşil "umut" renkleriyle. 






açık gözlerle hayaller zor... dünyanın kiri pası bulaşmasın onlara.

iki balığım var; biri frida, diğeri camile, arkadaş. anlatıyorum onlara bazen. fanustaki balıktan ne ölçü farkımız var ki? 
"özgürüm" diyebilirsin, peki bunda emin misin? "inat ettim"de, sen bilirsin ama gözyaşlarını nereye gömdün onu söyle önce.




30 Nisan 1977 Cumartesi

yorgunluktan, yalnızlıktan, belki biraz kırmızıdan-beyazdan, belki de uzun zaman sonra ikidir"eski taşlar"a bastığımdan, ayaklarımı uzatıp havada kalmış kitabı yere indirirken aklımda dolanmaya başladı... 

kargo'yu 12-13 yaşlarında mahallede aşık olduğum çocuğa koray'ı benzettiğim için dinlemeye başlamıştım. çocukluk, ergenlik halleri. "çocuk" büyüdü evlendi-barklandı, çocuğu bile var, arada görüyorum. mutlu olsun hep, benimkisi platonikti zaten ama iki adamı gözümün önüne getirince benzemiyorlar be! mahalle aşkım levent'ten bana kocaman bir müzik arşivi ve bir sürü anı kaldı. 
lise 1'deyken sınıf arkadaşım ezgi bana dergilerden kargo röportajları, resimleri getirirdi; hepsi duruyor. kimsenin bilmediği pentagramımın izi gibi. 
zaman büyütürken değiştiriyor da. kargo bende "yalnızlık mevsimi", "gece fanzini","bad'lik amiri" ve diğerleri... çok arayıp kasetini bulamadığım 93 tarihli "sil baştan" ya da anlaşmazlıklar, başka şeyler derken dağılan kargo değil bendeki, koray'ın, m.ş.ş.'nin, selim'in, serkan'ın, burak'ın bize ortak hediyesi kargo. toplama albümlerinden sonrasını "bilmem" ben.
koray'a bakınca, ak düşmüş saçlarıyla çökmüş yanaklarıyla daha karizmatik olduğunu kabul ediyorum ama ister istemez "hey gibi yıllar!" diyorum. "sen her zaman"daki ya da beyaz gömleğiyle kan ter içinde "yüzleşme" klibindeki adam mı?! 1996'dan bahsediyorum. zaman fireni boşalmış araba gibi gidiyor.

kargo, lise 1, ezgi derken aslında geçmişe dönüyorum bu akşam. tanıdığım insanlar, görüştüğüm ve görüşmediğim arkadaşlarım, adım attığım yerler derken liste kabarıyor. hayatıma girenler kim bilir neredeler? bu sorudan bihaberler mi? muhtemelen evet =) bir yerde insanların zamanla geçmişi hafızada geri plana attığını ve unutmuş gibi göründüğünü, eğer öyle olmasa insanın delirebileceğini okumuştum. doğru yanlış tartışılır ya mantıksız da gelmiyor.

velhasıl içime sine sine takip ettiğim bir tek m.ş.ş. var artık, şiirleri, kesmeşeker halleri. önyargılarım var belki, kim bilir... 




6 Mart 1976 Cumartesi

lisedeki çocuk

ben, ben, yine ben...
herkesle anlaşamam, konuşamam; bir yere kadar gider cümleler, tıkanır kalır... önemli mi bu? pek değil.
zaman makinesindeyim. yıldan yıla, çocukluktan bugüne savruluyorum. 
bak yaz geliyor, yine sırtımı güneşe verip yürüyeceğim; kemiklerim ısındıkça hafiften tebessüm belirecek yüzümde. 
geçen yaza gidiyorum, abuk güneş yanıklarına sahip olmamak için kremler sürünüp istanbul sokaklarında gezerken, yanımda "lisedeki çocuk" vardı. 2001'de arka sıramda oturan, gevezelik yapmayı sevdiğim ve hatta hep hoşlandığım çocuk. "15"i severim, ayın 15'inde doğmuşum, 5 en sevdiğim sayı, telefonumun şarjı an itibariyle %15 falan derken 15 sene sonra, yıllar içinde arada bir ortaya çıkan "lisedeki çocuk" hayatıma geliverdi. satranç arkadaşım bile oldu. bildiğim kadarıyla hayatını tahmin ederken birden hayatının içinde oluverdim. enteresan bir şekilde en absürt hallerimizin bile ortak olması şaşırtıcıydı. 

ve iki deli fazlaydı.
bir bencil ve bir alttan alanla adalet sağlanamadı çocuk.
belki aynı kişiydik, belki çok başka. inanç, yaşam, görüş... 

yorgun günün devamında, o çok sevdiğim hafif yandan tebessümünle "ne güzel bir hatunsun sen ya..." diyerek bana kollarını açtığın anın güzelliği ya da en içten halinle aile albümlerini gösterirken kahkahalarla "astronot çocuk" kavramının tanımı yaptığımız ve sonrasında da çekmeceden çıkarttığın kutudan istediğimi alabileceğimi söylediğinde hayatının sevmediğin dönemlerini hatırlatabilecek eşyalar yerine lise zamanlarında taktığın barış kolyesini, freddy'nin yerine takmam; mevcut yayılmacı bencilliğe, güvensizliğe karşı koruyamadı ki.

sağlık olsun seyhun, büyüyoruz işte. hatta büyümek derken, senin doğum günün bugün. dilimde seninle ilgili "geçmek süresi"leri var...

düşüyoruz kalkıyoruz. çocuktuk büyüyoruz. iyilikler peşimizi bırakmasın emi.
iki deli fazlaydı oyunumuzda ve benim okb'm senin paranoyaların yanında daha bir temizdi, sözlerinin yanında daha az zararsızdı ve yine senin tasvip etmeyeceğin gibi hafif sarhoşum, doğum günün şerefine romantizm olsun diye şarap sarhoşuyum bu gece. ben, çocuklara uzak durun diyeceğin biriydim! =)

sağlıklar olsun "lisedeki çocuk"; sağlıkla, huzurla nice mutlu senelere... 



27 Şubat 1976 Cuma

kaç zamandır dilimden düşmüyor "geçmek süresi"; tüketiyoruz işte ne yapabiliriz ki?