4 Şubat 1972 Cuma

akşam saat...

akşam saat dokuz civarıydı, omuzlarıma yüklenen yükün ağırlığıyla sertleşmiş kar parçalarına gömüldüğümü hatırlıyorum. milyonlarca iğne silahlı kurşun askerin eriyip kaynar lavlar gibi üstümden akması... düşünebiliyor musun? altında kahrolduğum sorumluluğun gücünü hayal et.


ve her şey beklentilerin başının altından çıkıyor.


şimdi sadece susacağım.
bence sen de aynısını yapmalısın.
sessizlik fikirlerimizi ehlileştirirken, boğulmayacağımız göklerde yüzebiliriz; asla yeşil olmayan, hep mavi olan göklerde.


sokağın beli, gururun sert adımlarıyla inlerken, tehlikeli düşünceler zihnimi an an daha çok kuşatıyordu. bir gecede ilahlığa terfi etmiştim anlıyor musun? ne sert bir şaşkınlık bu, tenime değdikçe kanatan.


sığınağıma gidene kadar gördüğüm her kaldırım taşını saydığımı hatırlıyorum. sonrasındaysa, düşüncelerimi saran düşleri toplayıp kırmızı sel sularına bıraktım ve sustum.









29 Ocak 1972 Cumartesi

-sense geleceksin; geleceğin kendisisin. hep, bir sonraya gebe zihnimin asla var olmayan umut çizgisisin. gerideki çakıl taşları parıldayacakları yoksa bile neonlar gibi yanabilir, sönebilir; kimin umrunda? geçmiş şarabını içip keyf edebilir, kurtuldu ya. ya yeri belli olamayan umut çizgisi; "benim" fenerim, ufuk çizgim?

telaşa kapılıyor koşarken yeni taşlar üzerlerinde. devriliyor domino taşları, su ya zaman... dalga ya umutlar... dalga ya planlar...


ittirdim zamanın ilk taşını.

27 Ocak 1972 Perşembe

tipi var dışarıda. sokağa ait ne varsa, artık ona ait; silik sokak lambaları, kirli çöp tenekeleri, kapalı kutu binalar, kendinin sahibi olan insanlar, kendinin sahibi olmayan insanlar, kırık cam parçaları, ağaçlarda kalan son bir iki yaprak, titreyen kedi, kuytusuna sinik köpek, çoktan canını vermiş üstü açık hayvan mezarları...
gözlerime sokuyorum tüm hepsini.


titreyen bacaklarımın üzerinde, kapalı kutumun araladığım geçidinden süzülüyorum, derin derin soluyarak tipiyi içimden atıyorum. hiç bitmeyecek bir zamanın körlüğüne bırakıyorum kollarım açık bedenimi. aklımın ucundan el sallayan kırmızılığı...

bilemiyorum, ama sanki her şey çok daha farklı olacak bu gece. 

zifir var sağda solda, önümü aydınlatan.

“ama”sı yok bu akşam olacakların! akıyor sağımdan solumdan zift gibi kararlılı...ğım.
uyuyan mezar yok! uyanamaz iblis, uyumadı hiç. kol gezdi hep bu denizde; kaptanı, en şehvetli deniz kızı, en tehlikeli balığı, en büyük dalgası, en aç anaforu, en ben olanıydı.



aynaya baktım biraz önce, bize baktım. ona göz kırptım, hiç beceremesem de; saçlarımı okşadı şefkatle, gülümsedi.

kapalı kutumun geçidi...
geliyor.
zayıflığını sarmaladığı perde sağlam görünüyor; kahkalarımızla yırtıyoruz onu.




****



kuytuya sürüklenmiş sakin sakin süzülen kar tanesi, karanlıkta olanlara göre fazla sakin. 

19 Ocak 1972 Çarşamba

ve perde açılsın!!


pandora’nın kutusu gibiymişiz meğer. bir şey kelimelerimizi saklandıkları yerlerden tutup çekmeliymiş. ya kendi içimizde ya da döküp, saklı dünyamızda barındırmışız onları, bir ses “hey siz!” diyene kadar.

belki kayıp bir köşede son nefes alışverişini yapan çocukluk hayallerimizdi, başka birisinin yazdığı kitabı elimize aldığımızda titreyen; belki samanyolu’nda yüzerken projeleri yıldızlara saçılan yolu belirsiz planımızdı; belki şiddetli kuraklığa takılıp çölleşen arazimize eski günlerini anmak için diktiğimiz bir anıttı “hey!”in can verdiği; belki de kelimeler için daha önce hiç bir araya gelmemişti moleküller ve onunla birleştiler; “hey!”le beraber özgür kaldı kelimeler. aktılar, koştular, havalandılar, heyecanlandıkları okyanuslara yüzdüler.

bir yaz gününde iki arkadaş, yazdığımız bir iki şeyi güneşe göstermeye karar verdik. başkaları da bizim dünyalarımızı tanıyabilirdi pekala; bu hakkı onlara verebilirdik ve verdik de. sonra üç ve dört olduk ve yolumuza önümüze diktiğimiz çıtaları atlayarak devam ettik. bir “boşluk” olduk, bir “yıkım” olduk, bir ara “’ilk yağmur damlası’nda yansımamıza bakalım” dedik, bir zamansa “iktidar”dık. kılıftan kılıfa girdik dört kişi, büründüğümüz kılıflara izlerimizi bıraktık.

şimdiyse dördümüzün rotasız planı olan, her hafta döktüğümüz parçaları sayfalarda birleştirip kitaplaştırma fikrini, bir yeni yıl sürprizi olarak sevgili arkadaşlarımıza “ta daaa!!” deyip ödlerini patlatarak sunmak istiyoruz. yani bu iki kadının kafasındaki hedef bu ve elinde tuttuğun kitap hedefin varış yeri; eğer dörtlünün diğer ikilisinde dudak gerilmesiyle başlayan minik bir tebessüm uyandırabilmişse bu ufak sayfa demeti, hedefe ulaştık ve görev tamam demektir. =)



                            *geç oldu ama tanıştırayım, bu metin 26 aralık'ta "dedik ki!" adlı kitabımıza şahsımca iliştirilmiş önsözün ta kendisidir.



17 Ocak 1972 Pazartesi

dünyamın kılıfı

dünyamın kılıfı sırtında.
nefesinde 
sonsuza susar
onu yutar, hapsederim.

kendime ibadetten ibaret kendim.
sarmaş dolaş ben;
tuttuğum, elimde oynadığım tutkum ben;
habis, bana acımasız ben!

hikaye değil, 
masal tüm bunlar.
kehanete göre
bir anda buhar olacak tüm tutkular.




16 Ocak 1972 Pazar

tesadüf bu ya


gün güne rastladı
sınırlarını çizdiğimiz
günün ertesinde.
zaman ve bilim
olanca kuvvetleriyle
birleşme gayretindedir,
bu rastlantı sonucunda.

insanlık ölümsüzlüğün
tahtına oturmuş olacaktır;
bunu başarabilirlerse eğer.

zaman, beraberinde getirir
sınırlarla birleştiğinde
sınırları aşan gücü...

bugün bahsi geçiyorsa
yüzyıl öncesinden
bir bilim adamının,
sınırları aşarak geldiğindendir.

zamana hükmediştir bu
zaman ve bilim
sonsuzluğu da aşacaktır;
birleşimlerinin haşmetiyle.

sınırları aşmak ölümsüzlükse;
rakiplerine şans dileye dileye
tesadüflerini ortadan kaldırıp
istediğini elde ettiğinde
sınırsızlıklar sınırlarla sınırlanacaktır.


        gün-se yayıncılık iftiharla takdim etti.

10 Ocak 1972 Pazartesi

hepsi bu

sınırlar, "sınırlarla" sınırlıdır.

sadece bir kelime: sınır.
hepsi bu, beş harf.