bir varmış bir yokmuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir varmış bir yokmuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 1972 Çarşamba

denemeler

bir umacıydı belki, dünyasının karanlık tarafında krallığını kurmuş olan. "karanlık taraf" ya da hiç yoktu, her tarafı karanlıktı fikirlerinin. akılları felç eden zehrini özgür ruhların üzerlerine serperek nefes alıyordu kabusların kahramanı. çok geçmedense, ıstırap sıvısının ilacıyla, diktatör hükümdarlığı dipsiz dehlizlere gömülüyor ve kurtuldukları boyunduruklarının çürümüş izleri üzerinden özgürlüklerinin kadehlerini gururla havaya kaldırıyordu asil ruhlar.

**********


dipppnot!!: hiçbir şey yok. =)

28 Şubat 1972 Pazartesi

mutluluk pratikleri


huzurluyum...


bugün kalkmış, dünse yatmıştım. tanrı’yla biraz sohbet etmiştim öncesinde, günah-af işleri falan. pijamalarımı giyip, boy aynasında boyumu ölçtükten sonra bunu yapasım gelmişti; bu da, ailece yenilen yemekten hemen sonraydı, yemek boyu nefret ettiğim kardeşimin bacaklarını son kez doya doya tekmelemeden önce onun son çorbasına son kozumu kattıktan sonralardan. birkaç gün ciddi ciddi oturup planını yapmak zorunda kalmıştım bu imha olayının, o benden önce davranmadan önce.

çok öncesindeyse, günler rutinliğe tutunmuş gidip gelirken, biz de haftalarca hastanelere gidip gelmek zorunda kalmıştık. bilerek bir kaza olmuştu nedense; salıncağı ittiresim gelmişti, kardeşiminse öncesinde salıncaktan düşesi; annemin bizi oynamamız için parka gönderdiği gün; hani önceki gün denizde yüzerken kardeşimin kolluklarını şortumdaki iğneyle patlattığım günün birkaç gün sonrasında.

o gün kalkmış, dünüyse yatmıştım; tanrı’yla aramı daha sağlam tutmak için ona daha çok zaman ayırdığım gecenin sonrasında. hayat okulla devam etmeden öncelerden bahsediyorum, boyumun bin milim olduğu zamanlar.

defalarca annemden azar işitim. neden? sevgili kardeşim beni anneme şikayet ediyordu. çünkü gece boyu hiç susmadan ona hayalet hikayeleri anlatıyordum. öncesinde gece uyumak için yatağıma yattığımda, gözlerimle karanlık odayı tarıyordum malzeme bulmak için; ama bunun da öncesinde, babama hayaletleri sordum durdum; televizyonda ilk defa korku filmi gördükten sonra ilgi alanıma girdi bu karanlık eğlence. öncesindeyse canım ikizimin oyuncak bebeğinin içini tıka basa haşerelerimle doldurmuştum, çünkü koleksiyonum için sevimli ve düzenli aralıklarla evcilik oynayarak onlara evlerinin sıcaklığını aratmayacak bir ev lazımdı; çünkü öncesinde böcek ve örümcek avcılığı yapıyordum bacak kadar boyuma bakmadan. kocaman banda yapıştırdığımı döndürüp döndürüp inceledim; ağıyla aşağı inen bir örümceği bantladım önce, elimde bantla oynarken birden karşıma çıkıvermişti. 

o gün gözlerimi açmış öncesindeyse hiç kapatmamıştım. iyi hatırlıyorum, nedense benden sonra gelenin boğazı garip bir ipe bağlıydı; bunu içerde de fark etmiştim sanki. öncesinde boğulur gibi yapası gelmişti. sert hareketlerimden kaçarken yanlışlıkla o kordona takılmıştı, belki ondandır. annem heyecanlanıp kahkahalar atıyordu, çünkü hemen öncesinde ve aynı anda tekmeler atıyordum onunla içerde olmamak için. onun da öncesinde tekmeler attım durdum ince zarın ötesinde, hemen yanımda benle yüzen çirkin şeye, ama öncesinde o hep karşımdaydı, onu karşımda buldum ne gerek varsa. o gün artık tek değildim. öncesinde benden bir şey kalktı, başka birini yaptı.


bunların öncesinde yola çıkmıştım hedefe doğru, her yer karanlıktı; hepsinden önceyse gece ve sesler vardı. 



                                                                                                                  

27 Şubat 1972 Pazar

yoksun




ellerim cepte parıltılı neonların altında dolaşırken gözlerim seni arıyordu. cadde aralıklarına sızmış geçitlerin başında durup gözlerimle sokakları dibine kadar tarıyordum. neonları kör edip, ayı mahçup eden ışığın yoktu, yoktun. labirentler bitmiyor, seni aramaktan yorulmuyorum. yürüyorum... ellerim cepte, neonlar yokluğundan istifade yanıp yanıp sönüyor. neonlar inat, ben inat, sen yokluğunla inat...
caddeler yürüyor, geçitler derin, gece uzun, caddelerle yürüyorum; birinde olmazsan ötekinde mutlaka...




bende sabır çok!

elbet bir metelik ayak ucumda ışıldayacak.
  



*gün-se yayıncılık karar veremediği bazı hissiyatlarla takdim etti.





diipnot: "para para para!!" deyip, 
        üstüne bir de abba cilası çekilmeli diye düşünüyorum. =) 
     



12 Aralık 1971 Pazar

gün gösterisi

bir sonbahar günü düşün...

yazın sıcağıyla kavurduğu ne varsa, yaza olan "daha çok yakar uslu duralım" düşüncesi yüzünden ancak sonbaharda rengini atmaya başlamış.

cennetin sararmış elbisesi gibi bir çayır olsun bu; ucu görünmeyen; başı, sonu, sağı, solu...
el değmemiş ruh mezarlığı...

düşün...

her gece parıltılarıyla karanlığı bölen ay ve yıldızlar ya da özgürlükleriyle böbürlenen kanatlılar veya heyecan uyandıran güzelliklerine rağmen herşeyin "güzellik" olmadığını soludukları havayı bırakırken canlarını da bırakarak ilan eden kelebekler değil buranın sahibi. onlar burada sadece misafir, oyuncu, arkadaş, anı kahramanları, mezar sahipleri... kendilerine tanınan sürede, kendilerine vadedilen bu alanda gösterilerini sunan hatıralar onlar.

düşün ki yıldız kayar...
ne kadar ruh varsa oynaşan, hepsi mezarına kapanır.

günse bencildir! geceyi, geceyle beraber ayı, yıldızları öldürür güneşini doğurmak için. aynı gün heveslendirir kuşları, yollarını aydınlatır terk etmeleri için bu çayırı. gün bencilce davranır; yeniler bu herşeyi, bitirir ve başlatır bu dansı, tanımadığı ruhlar salar çayırın üstüne, "tanışın" der; bencildir işte!


ve yeni güne kadar, yeni ruhlarla dans başlar.

28 Kasım 1971 Pazar

bir varmış... bir yokmuş...

bir varmış... bir yokmuş...

develer pirelerin pirelerini kovalar, pisiler balık balık suda yaşar iken, ben de şu dar alandaki uçsuz bucaksız dünyamda göğü mora, yeri kırmızıya boyarım. tarifi kolay değil bu halin; yetenek işi içinde olmak da, içinde var olmak da.

bir, iki, üç zamandır buradayım ben ve anlam veremediğim bir şekilde, yoğun ilginin odağıyım; ki bu da gururumu okşamıyor değil. bana özel yemekler, bana özel geziler, bana özel müzikler, bana özel planlar, bana özel sohbetler daha neler neler. diyorum ya odak noktası oldum milletin, sayemde sıkıcı hayatlarına renk katacakları bir oyuncağa sahip oldular. bu benzetmeyi sevmedim, ben oyuncak mıyım! ama bu gidişle öyle olacak...

bir renk vardı, daha önce tanışmıştık kendisiyle, burda onu da gördüm. yani bazen görüyorum, el falan sallıyorum ona. sonra bir sürü gri var, her yerdeler. ha araya toz gibi serpilmiş yeşil zerrecikleri de var, griye, maviye falan karışmış. ama yok, bazı yerler de ondan bir sürü var. hatta geçenlerde bir yere gitmiştik, kaçmasın diye ya da ne biliyim dağılmasın diye falan etrafını bir şeylerle çevirmişlerdi. biz de o etrafı çevrili yeşil mahkumları ziyarete gitmiştik, iyi hatırlıyorum.

su var bir de! allahım harika bir şey. birincisi o rahatlatıyor, burdaki gibi sıkıcı değil. bir keresinde hava çok sıcakken su dolu bir yere gitmiştik. bir sürü insan vardı içinde, maviydi falan; o da güzeldi. nediz miydi adı, deniz miydi neydi? hatırlayamadım, kalsın; ama çok güzeldi, keşke yine gitsek.

etraftakiler kendi hayatları içinde debeleniyor ve beni çok az unutuyorlar. tabi benden haberi olmayanlar da var. ne biliyim, bizimkilerin daha çok hava kararınca baktıkları bir şey var; şöyle renkli, hareketli, içinde yine insanlar var falan. hah! işte o insanlar beni bilmiyor mesela. yani galiba. yani biliyor gibi değiller de... aman ne biliyim, beni bilenlerin yüzünde ordan nasıl görünüyorsam artık, komik bir gülümseme falan oluşuyor; gülüyorlar, mutlu gibiler falan. sonra benim için uğraşıyorlar ya, demiştim hani. ama o baktıkları insanlar bir garip. evin dışındakiler de onlar gibi ama o hareket eden şeyin içindekiler sahiden garip; kavga ediyorlar, bağrışıyorlar, ağlıyorlar, bir yerlerinden kırmızı şeyler akıyor; sonra, üff okumam yazmam yok ki! olsa altta yazan bir şeyler oluyor, onları okurdum. ne halt ediyorlarsa orda yazıyor galiba, bizimkiler anlatmadığı halde biliyor olurdum hepsini...

bir... iki... üç günden fazladır burdayım. sıkıcı burası; şöyle kollarımı açıp rahat rahat gerinemiyorum bile, gerindirtmiyorlar. hem alan da dar. kendime yer açayım diyorum, bu sefer de bu kadın gereksiz yere tantana yapıyor; "gel gel dinle, bak bak elini koy". yani bir rahat yok.

burda olmak zor. o yüzden bende kendime eğlence bulmaya çalışıyorum. işte bunları anlatıyorum, arada egzersiz yapıyorum, dövüşmeyi öğrendim o hareketli insanlardan da bu kadını hayacanlandırayım diye bir iki hareket yapıyorum, ha bir de hayal kuruyorum. en zevklisi o zaten, müthiş eğlenceli.

ben kendim şekil vermeye karar verdim ortalığa. babam o hareketli insanlara bakıp, bir şeyler okuyup, "dünyanın haline bak" deyip duruyor. ben dünyayı çözdüm, işte onu değiştireceğim. ne biliyim o mavileri mora boyarım, o grileri kırmızı yaparım diyorum. sonra sıkılınca da başka renklere boyarım. olmaz mı? renkler güzeldir, ben hepsini çok severim. bundan önceki yerde hepsinden vardı, zaten orda tanıştık onlarla. sahi ne güzeldi orası be... burası çok sıkıcı, benim ne işim var burda böyle?

neyse, nerde kalmıştık?

heh, kırmızı diyordum. griler kırmızı oldu sayemde. yeşiller kalabilirler ama o etraflarındakileri almak lazım, rahat olsunlar. renkler özgür olmalı değil mi ama? sonra o hareketli, renkli insanları mutsuz eden ne varsa defolsun istiyorum. amaan ne biliyim, saçma geliyor tüm bunlar.

bir de bu insanların gün saymaları bitse! nereye gidiyoruz ki sanki? al işte, gün mün yok!


sığmıyorum galiba artık. ne biliyim, burası daha da bir sıkıcı olmaya başladı. saolsunlar aç bırakmıyorlar, eğlendiriyorlar falan ama burda sıkışıp kalmama ses çıkartmıyorlar, hatta bundan memnunlar. hey ben sizin neyinizim ha, tepiştirdiniz beni buraya! açıkta bırakın beni. aç değil ama açıkta bırakın!

daha fazla dayanamıyorum.
o da ne? burası serinlemeye mi başladı, yoksa bana mı öyle geliyor? ee ne olacak şimdi bana? bu kadın da ne telaş yaptı ama, sakin ol be anne. ilk bunları dikte ettiler kafama; anne-baba. işte bende sırf bu zorlama bilgi yüzünden anne manne dememe kararı aldım. ee bu kadın triplere giriyor da kocası nerde, hep yanındaydı ya? baba! anneme bir şeyler oluyor nerdesin? aa dur, ona değil bana bir şeyler oluyor. o ne ya? ben neden kayıyorum, hahahhaaa çok eğlenceli, umarım hep olur! heyy napıyorsunuz, çek elini be adam! kafamı bıraksana, zaten kafam üşüdü! madara olmaya şimdiden başladık, iyi mi...

ama ya, ne bu böyle, iş mi bu yaptığınız şimdi? sıkıldık dedik, burası dar dedik ama bu kadar da hoyrat olunmaz ki canım, insan bir sorar "hazır mısın" diye. iki laflıyoduk şurda. koca adam olmuş bir de. yanına da almış birilerini, oh!

heey ne vuruyorsun sen! şiit kime vurduğunun farkında mısın? ben öyle diğeri gibi sulu göz değilim, sert adamım kolay ağlamam ona göre.

ama yaa, elin çok ağır... mış.